16 Temmuz 2011 Cumartesi

İzmir'in Dünyadaki Tek Sesi : Dario Moreno









Anadolu’nun batı yakasında, bütün Ege kıyılarının Yunan çizmeleri altında ezildiği sıralarda, Aydın’da, bahar ayına rastlayan bir günde 03 Nisan 1921 günü bir erkek çocuk dünyaya geldi. Daha sonraları ünlenecek olan bu çocuğun asıl adı David Arugete idi. Ancak biz onu Dario Moreno olarak tanıdık.

Yahudi asıllı olan ailesiyle birlikte Aydın’da yaşayan Dario, tren istasyonunda çalışan babasının trajik bir şekilde vurulmasının ardından çok küçük yaşta yetim kaldı. Bu olay sonrası annesi ve dört kardeşi ile birlikte İzmir’e yerleşen ailede, anne Madam Roza, Dario’yu geçim sıkıntısından dolayı Nido De Guerfanaos yetimhanesine vermek zorunda kaldı. İlkolu Yahudi okulunda bitiren Dairo, gençlik yıllarında pek çok değişik işte çalıştı.

Çalıştığı yıllarda kendini yetiştirdi ve İzmir’de Kardıçalı İşhanında, yanında getir götür işlerinde çalıştığı İzmir'in ünlü avukatlarından birinin kâtipliğine yükseldi. Ayrıca geceleri İzmir Milli Kütüphane'ye gidip Fransızca çalışıyordu. Yine bu sıralarda başlayan gitar merakını eline geçen bir gitar aracılığı ile geliştirdi. Aynı dönemlerde Bar-Mitsvah törenlerinde şarkılar söylemeye başladı.

Gençlik çağlarında kendi semtinde ve İzmir'de iyice tanınır olmuştu. Moreno askerliğini II. Dünya Savaşı sıralarında piyade olarak Akhisar Orduevi'nde yaptı. Burada caz orkestrasında solistlik yaptı ve yine Konya ile Adana'daki askeri yerlerde sahneye çıktı. Askerlik döneminde müzik ile daha içli dışlı olan Moreno o zamanlar İzmir Kordon'da bulunan NATO binasının yerindeki Marmara Gazinosu'nda da sahneye çıktı.

Moreno ilk konserini ise Konak vapur iskelesinin üzerindeki gazinoda verdi. Moreno müzisyenliğini biraz daha ilerletince annesi Madam Roza ile birlikte Mithatpaşa Caddesi üzerinde bulunan Karataş semtindeki Asansör Sokağı'na taşındı. Sokağın bugünkü adı Dario Moreno Sokağı'dır. Halk arasında bu sokak ve çevresi "Asansör" olarak anılır.

Gittikçe daha da ünlenen Dario Moreno'nun ünü İzmir Palas otelinde iyice parladı. Askerlikten sonra ise Moreno bir süre İstanbul Fenerbahçe'deki Belvu Gazinosu'nun sahnesine çıkmaya başladı. Bu arada Moreno, Ankara'da bulunan Bomonti Gazinosu'nda sahne almak üzere iki gün için Ankara'ya gitti. Ancak iki yıl Ankara'da kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a dönebildi ve Fritz Kerten'in orkestrasına solist olarak girdi. Moreno Ankara'da kaldığı yıllarda Orhan Veli ile oda arkadaşlığı da yapmıştır.

İstanbul'da bir yıl boyunca çalıştıktan sonra Atina'ya geçti. Burada çalışırken Paris'te bulunan bir emprezaryoya telgraf çektikten sonra oraya gitti. Moreno burada ilk olarak Perto Del Sol Müzikholü'nde sahneye çıktı. Paris'teki ilk yılları başarısızlık yıllarıdır. Almanya'daki Amerikan askeri kulüplerinde bir müddet şarkı söyledikten sonra Fransa'da ilk defa Jezabel şarkısı ile olağanüstü bir başarı elde etti. Paris'te; daha sonra Cannes'da bulunan Palm Beach Oteli'nde şarkı söyleyen Moreno daha sonra söylediği "Adieu Lisbon" ve "Cou Courou Cou Cou" isimli kalipsolar ile ününü pekiştirdi.

İstanbul'da yanında çalıştığı Fritz Kerten ile annesini yanına aldırdı. Fritz Kerten'in adını Andre Kerr'e çevirterek piyanist olarak yanına aldı. Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu Moreno'nun şarkılarına Türkçe söz yazmışlardır. Moreno Jacques Brel'in yazıp sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı L'Homme de la Mancha adlı müzikal eserde Sancho Pancho rolünü üstlendi.

Dario Moreno ayrıca 32 filmde rol almıştır. Daha 47 yaşında hayata gözlerini yuman Dario’nun ölümüne ilişkin söylentiler değişiktir. Bunlardan birisi 1 Aralık 1968 günü İstanbul Hilton Oteli'ndeki odasında ölü bulunduğudur. Öbürü ise havaalanına taksi ile giderken geçirdiği bir kalp krizi sonucunda öldüğüdür.

Kendisi İzmir'de gömülmesini vasiyet ettiği halde, ölümünün hemen ardından annesi Madam Roza oğlu Moreno'yu gömülmek üzere İsrail'deki Holon kenti gömütlüğüne götürmüş ve Dario orada toprağa verilmiştir. Her ne kadar bazı girişimler yapılmış olsa dahi ailesinin isteği üzerine ve de ne yazık ki Dario’nun kendi yazdığı “Vasiyet” isimli şiirine göre defni yapılamamıştır.

Vasiyet :
“İzmir, tatlı ve sevgili şehrim
bir gün şayet senden uzakta ölürsem
beni sana getirsinler...
fakat mezarıma götürürlerken "öldü" demesinler,
"uyuyor" desinler koynunda,
tatlı izmir'im...”

Eğlenmeyi, yemek yemeyi (özelikle İzmir köfte) ve İzmir’i taparcasına çok seven Dario’nun annesi Madam Roza ile birlikte yan yana bulunan İsrail Holon’daki mezar taşında bir ayyıldız bulunmakta ve taşın üzerinde Türkçe olarak şöyle yazmaktadır : “İzmir Çocuğu David Aguretta burada yatıyor”.

Dario’nun 90. doğum yılı anısına, 03 Nisan 2011…

Serkan KASALAR

6 Şubat 2011 Pazar

KARLSBAD'DA BİR "PAŞA"


Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun batısında Bohemya bölgesinde Prag’a 130 km. uzaklıkta Karlsbad’da, bir Osmanlı Generali tedavi amacıyla bulunmaktaydı.

1918 yılının Haziran sonlarında, böbreklerindeki rahatsızlığın artması sebebiyle, Cottage Senatoryumu doktorlarından Dr.Markotein’in tavsiyesi üzerine, buradaki şifalı sulardan istifade etmek ve kür görmek maksadıyla 30 Haziran 1918 günü Mustafa Kemal Paşa Karlsbad’a geldi ve burada bulunan Dr.Vermer’in tavsiyelerine uydu.

O zamanki adıyla Karlsbad, şimdiki adıyla Karlovy Vary. Karlsbad o dönemde Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Bohemya eyaletinin küçük bir kasabasıdır. Bu kasaba o dönemden bu güne şifalı sularıyla ünlü, yeşillikler içinde birçok oteli barındıran Çek Cumhuriyeti sınırları içinde Prag'a yakın şirin bir kasabadır.

Mustafa Kemal Paşa yaveri Şevki ile birlikte Karlsbad’a geldiği ve burada yaşadığı olayları günlük tutarak ebedileştirmiştir. Altı defterden oluşan ve yıllar sonra bu günlüğü Cumhurbaşkanlığı Köşkünde bulan Afet İnan, Atatürk’e gösterdiğinde, Atatürk heyecanlanmış ve çok duygulanmıştır. Afet İnan’da bu günlüğü yeni yazıya çevirmiştir.

Paşa günlüğünde ilginç ve komik bazı olayları, döneme ait bazı fikirleri ve kendisine ait ilerisi için yön çizecek durumları harika bir biçimde yazıya dökmüştür. Mesela en ilginçlerinden birisi Paşayı, albay olarak niteleyen bir otel garsonuyla olan münasebetidir. Paşa bu durumu günlüğünde şöyle yansıtır :

“ 03 Temmuz 1918 Çarşamba Asker elbisemi giydim. Saat 7'de Impérial'e gittim. Daha henüz salonları temizliyorlardı. Pelerinimi gardıroba bıraktım. Otelin bahçesinde epeyce dolaştım. Canım sıkılıyordu. Bir aralık yağmur yağmaya başladı, tekrar otele girdim. Bu defa salonda oturdum. Henüz kimse yok. Saat 8 oldu. Müzik başladı. Yemek salonuna geçtim. Obert'e hazırladığı yeri sordum. Dün tenbih etmiştim. Buyurun, miralay efendi! dedi. Adam zahir halimize bakarak demek ki, ancak miralaylık tevcih ediyordu. General olduğumu anlatmaya kalkışmak bir mesele... Sesimi çıkarmadım. Bir küçük masaya oturttu. Yemekten sonra bu masanın her vakit akşam yemekleri için bana tahsis olunmasını söyledim. Ve kendimi de tanıtmak için kartımı verdim. Moustapha Kémal Pacha Arméefuhrer.

Herr Obert'in bütün bu tafsilatlı karta rağmen bizi miralay efendilikten başka bir şey telakki edemediğini ve Pacha'nın merkum nazarında tahminini tebdil etmediğini Arméefuhrer'ın de medlûlünü hiç düşünmediğini zannederim. Çünkü ertesi günü masa üzerine bıraktığı Bestelt (rezerve) levhasının altında kurşun kalemle şu isim yazılı idi. Monsieur Kemal Pacha. “

Elbette Herr Obert, Mustafa Kemal Paşa’nın bir kaç ay önce Berlin seyahatinde Veliaht Sultan Vahdettin’e yaverlik yaptığını ve kendisine Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari (Padişah Onursal Yaveri) unvanının verildiğini ve yine Mustafa Kemal Paşa’nın bir yıl sonra bir milletin kaderini değiştireceğini nereden bilebilirdi? Gerçekten de tam bir yıl sonra Amasya’da 1919 Haziran’ında, Mustafa Kemal, Rauf Orbay, Ali Fuat Paşa “Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.” diye başlayan Amasya Tamimini imzalayarak İstiklal Savaşını başlatıyorlardı.

Ne tesadüftür ki Mustafa Kemal, Sultan Reşat’ın öldüğü’nü ve yerine 03 Temmuz !918 günü -aynı zamanda yaveri olarak Berlin seyahatinde eşlik ettiği- Vahdettin’in padişah olduğunu Karslbad’dayken öğrenmiştir. Bir ilginç tesadüf daha o zaman ki Karlsbad’ın bağlı olduğu Bohemya’nın bayrağı da kırmızı beyazdır.

İLK TÜRK FİLMİNİ KİM ÇEKTİ ?

Bırakın Çocuk Oynasın..!!

Yukarıdaki sözleri Sultan 5. Mehmet Reşat, resmini çekmek isteyen Manaki Kardeşleri engellemek isteyen muhafızlarına söylüyordu.

Bırakın çocuk oynasın ! Olay 1911 yılında Makedonya'nın Manastır (Bitola) kentinde geçmekteydi. Korumalar Milton Manaki'yi ve acayip kutusunu olay yerinden uzaklaştırmak istemekteydiler. (Bu acayip kutu 1911 yılından günümüze belgeselleri taşımış 300 no'lu Charles Urban marka kameradır). Milton ve kardeşi Yanaki Balkanlara ilk defa Sinematografi'yi getiren kardeşlerdir.
Biraz literatür karıştırıldığında ve de resmi tarih açıklamasına bakıldığında çekilen ilk Türk filminin, Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı olduğu görülmekdir.

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girdiği yıl çekilen, Türk sinema tarihinin bilinen ilk filmi ve senaryosudur. Osmanlı ordusunda yedek subay olarak görev yapan Fuat Uzkınay tarafından 14 Kasım 1914'te çekilmiştir. Film 150 metrelik bir belgeseldir. Filmdeki tüm olay Ayastefanos'taki (Yeşilköy) Rus anıtının yıkılışıdır. Lumiere Kardeşler'in sinema tarihine ilk film olarak geçen ve sinemanın doğuşu kabul edilen trenin gara girişinin Türk versiyonudur. Filmin hiçbir kopyası günümüze ulaşamamıştır

Öte tarafta Makedonya’nın Manastır şehrinde “Manaki Kardeşler” kameralarıyla tarihe ışık tutuyorladı. Makedon sinemasının öncüleri olan Yanaki (1878-1954) ve Milton (1880-1964) Manaki, Avdela’nın Vlach köyünde doğdular. Manaki Kardeşler birbirinden farklı karakterlere ve mizaçlara sahip olsalar da, yakın işbirliği yaptılar ve birbirlerini hem fotografik hem de sinematografik anlamda tamamlayarak uyumlu bir birliktelik yarattılar. İlk profesyonel aşkları fotoğraftı. 1898 yılında Yanaki bir meslek lisesinde kaligrafi ve çizim öğrettiği Ianina’da bir fotoğraf stüdyosu açtı. Aynı sene, Milton Manaki’de ona katıldı ve kardeşinin stüdyosunda fotoğraf sanatını öğrenmeye başladı. Merakı ve gayretli çalışması sayesinde, Milton kısa sürede
fotoğraf ustası oldu.

1904’te Manaki Kardeşler Bitola’ya (Manastır) taşınmaya karar verdiler. Şehir o dönemde Balkanların önemli bir ekonomik, politik ve kültürel merkeziydi. Bir sene sonra Bitola’da meşhur “Sanat Fotoğrafçılığı Atölyesi”ni açtılar. Manaki Kardeşler için diğer önemli yıl Kral 1. Karol tarafından Romanya’nın Sinaia şehrindeki büyük fotoğraf sergisine davet edildikleri 1906’ydı. Sergide fotoğraf kolleksiyonları ile Altın Madalya kazandılar, ve bu başarı onlara Majestleri Kral 1. Karol’un Saray Fotoğrafçıları ünvanını getirdi. 1911 yılında da Osmanlı Sultanı’nın ve 1929 yılında Yugoslavya Kralı Alexander Karadjordjevic’in fotoğrafçısı oldular. Fotoğraf makinesi deneyimi görsel bir hazırlık için mükemmeldi ve onlara film kamerasıyla çalışmak için sağlam bir altyapı kazandırdı. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı ile çalkalanan Balkanlar’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan kanadında yer alan Bitola politik bir merkez olarak büyüyordu. Bitola’da 30 bin Türk askeri bulunuyordu. Burada askeri akademi, okullar, bankalar ve matbaalar vardı. Avrupa etkisinde zengin ailelerin yanı sıra banliyölerde yoksul sınıfın da olduğu bir ticaret merkezi haline gelmişti. Kısaca, Bitola’da yoğun bir şekilde fotoğraf makinesiyle çalışan Manaki Kardeşleri cezbeden ilginç, çekici bir hayat vardı.

Milton Manaki’nin anılarında 1905’te ağabeyi Yanaki’nin Avrupa’daki başkentlere seyahat ettiği yazar. Yanaki Londra’daki Charles Şehir Ticaret Merkezi’nden 300 model numaralı Bioskop film kamerası alır. Camera 300 olarak bilinen bu kamerayla mahalledeki ve ailelerindeki başka kadınlarla gezinen 114 yaşındaki neneleri Despina’yı ölümsüzleştirirler (1905). Bu onların ilk filmi ve Makedon sinematografisinin doğuşudur.

Milton ve Yanaki Bitola’daki ana caddede (Shirok Sokak) bulunan evlerinin balkonundan birçok film çektiler – bunlar Pelister Dağı yamaçlarında geçen hayatın her yönüyle ilgili belgesellerdi. Fotoğraf stüdyosunun ve Camera 300’ün yanı sıra, Manaki Kardeşler filmleri de projekte etmeye başladılar. 1921’de ana caddede tepesi açık yeni sinemaları “Manaki”de ilk filmlerini gösterdiler. Sinema bahçesi Manaki Kardeşleri tatmin etmeyen kısa vadeli bir çözümdü. Sonraları, bir sinema salonu kurdular ve 1 Aralık 1923’te bu sinemada ilk gösterimlerini yaptılar. Bu sinema 1939’da yanana kadar farklı kişilerin elinde başarılı bir şekilde yönetildi.


Resim yazısı ekle

Pekala bu açıklamalar ışığında ilk Türk Filmini kim çekti ? 1914 yılında Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı’nı görüntüleyen Fuat Uzkınay mı? Yoksa 1911 senesinde Sultan Mehmet Reşat’ın Manastır’a gelişini görüntüleyen Manaki Kardeşler mi?

2 Eylül 2010 Perşembe

ROSA PARKS "BUS BOYCOTT"

I have a dream..
« Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var. »
                                                                                                      
                                                                                   Martin Luther King


Alabama Montgomery’de sabah işine gitmek için otobüse binen bir kadın, sadece kendinin değil, yüzyıllardır ayrımcılıklarla ezilmiş bir ırkın da makus talihini yenecekti.

01 Aralık 1955 günü terzilik işiyle uğraşan 42 yaşında zenci bir kadın olan Rosa Louise McCauley Parks her zamanki gibi işine gitmek çin otobüse bindi. Otobüste zenciler için ayrılmış olan, cam kenarındaki boş koltuğa yerleşti.

1955 yılının Amerika’sında Alabama’da da ve bir çok güney eyaletinde olduğu gibi zencilere ayrımcılık uygulanıyordu. Otobüslere farklı kapılardan biniyorlar, onlar için ayrılmış yerlerde oturuyorlardı. Üniversitelere alınmıyorlar. Hatta siyahlara çok sonra 1965 te çıkarılan bir kanunla verilen, oy hakları dahi bulunmuyordu.

Rosa Parks, otobüste dört siyahla birlikte dördüncü sırada oturmaktaydı (siyahlar yalnızca ilk sıraya oturabilirdi). Daha sonra tüm oturma yerleri doldu ve otobüse beyaz bir erkek bindi. Siyahlar ve beyazlar aynı sırada olamayacakları için bu beyaz adam tüm siyahların oradan kalkmasını istedi. Diğer dört siyah itaat ederken, Rosa bunu reddetti ve yerinden kalkmadı. Derhal olaya müdahale eden otobüs şöforü James Blake, oradan kalkmasını yoksa polis çağıracağını söylemesine karşın Rosa yine yerinden kalkmadı. Ve sonunda 01 Aralık 1955 günü Rosa Parks, eyalet ırk ayrımı yasalarını ihlal etmek suçundan polis tarafından tutuklandı.

Neredeyse tüm güney eyaletlerinde uygulanan ve “Jim Crow Yasaları” adı verilen bu yasa (Jim Crow, aşağılamak amacıyla beyazlar tarafından siyahlara takılan isimlerden biriydi) gereği tutuklanan Rosa Parks olayı bir kişinin daha yıldızının parlamasına yol açacaktı. O da, Amerikan Yurttaş Hakları Önderi Martin Luther King’di.

Martin Luther King önderliğinde bir yıl boyunca Montgomery’de siyahlar otobüslere binmeyip boykot ettiler. İşlerine kol kola girerek büyük gruplar halinde gittiler. Bu olay Montgomery Otobüs Boykotu (Montgomery Bus Boycott) olarak Amerika’da ve bütün dünyada geniş çapta yankı uyandırdı. Çok sayıda eylemci gözaltına alındı, tutuklandı, tartaklandı. Hatta bazılarının evleri kundaklandı.

Amerika’da Siyah Ayrımcılık Yasaları nihayet sorgulanmaya başlıyordu ve Yüksek Mahkeme siyah yolcuların otobüste istedikleri yere oturabilecekleri yönünde bir karar vermesiyle yaklaşık bir yıl süren eylem 21 Aralık 1956 da sona erdi.

Sonrasında Martin Luther King önderliğinde yapılan bir çok eylem ve girişimler neticesinde siyahlar 1964 yılında çıkan Yurttaş Hakları Kanunu (Civil Rights Act of 1964) ile 1965 yılında çıkan Oy Hakkı Kanunu (Voting Rights Act of 1965) ile Amerikan hukukunun birer parçası oldular. Yaptığı bu çabalar Martin Luther King’e 1964 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandırdı. Ancak ne yazık ki 1968 yılında bir suikaste kuban gitti. 1986’dan beri her yıl Ocak ayının üçüncü Pazartesi günü ABD'de King’in doğum gününde medeni haklar lideri ve yaşamı boyunca savunduğu idealler anılıyor, konuşuluyor, King’in barış sevgisi dile getiriliyor.

Rosa Parks ise 1999'da Time dergisince 20. yüzyılın insan hakları savunucusu seçildi. Parks 1996 yılında Başkanlık Hürriyet madalyasına lâyık görüldü. 1999 yılının başında da, Kongre'nin altın madalyasına hak kazandı ve bu ödülü başkan Bill Clinton'un elinden aldı. Öldüğü 24 Ekim 2005 yılına kadar da Amerikan siyahları için bir idol oldu.

Ayrıca Rosa Parks’ın binmiş olduğu o meşhur 2857 nolu otobüs Henry Ford Müzesi’nde sergilenmektedir.

Rosa Parks ve geri planda Martin Luther King
Aslında halen Amerika’da içten içe siyahlara yönelik bir ırkçılık devam etmektedir. Yalnızca bu konuda değil her platformda, ayrımcılığın olmadığı, eşitliğin hüküm sürdüğü bir dünya için, Michael Jackson’un “black or white” şarkısında vurguladığı gibi ,eğer kardeşim olmayı düşünüyorsan önemli değil siyah ya da beyaz. ( Beşiktaşlıları tenzih ederim :) )

Serkan KASALAR

28 Ağustos 2010 Cumartesi

KAHRAMAN KÖPEK BALTO



Alaska, "Nome" de bir kızak köpeği olan Balto, dondurucu soğukta, müthiş bir dayanıklılık sergileyerek, insanlığa hizmette sınırlarını zorluyordu.

1925 senesi Ocak ayında, Alaska’nın kuzeyinde “Nome” denen küçük liman kasabasında ölümcül bir hastalık baş gösterdi. Adı difteri.
Difteri, halk arasında “kuşpalazı” olarak da bilinen, “corynebacterium diphteriae” isimli mikroorganizmanın boğaz, burun,göz ve deride bulunan yaralara yerleşmesiyle ortaya çıkan ve tedavi edilmezse ölümle sonuçlanan bulaşıcı bir hastalıktır. O zamanlarda o bölgede görülmesinin sebebi Alaska’ya yerleşmek için gelen göçmenler ve kaşifler sayesindedir.

Eskimolar difteriye “Beyaz Adam Hastalığı” demektedirler. Alaska’nın kuzeyindeki civar köylere de hızla yayılan bu hastalığa ne yazık ki çocukların bağışıklık sistemi alışık olmadığından, ölümle sonuçlanan vakalarda artış gözlemlenmekteydi.

Doktorlar çözüm arayışı içinde idiler. Bir an önce ve en çabuk şekilde Nome kasabasına serum ulaştırılmalıydı. Liman donmuştu.

Nome kasabasına serum tedarikinin demiryolu ile gelmesi için “Anchorage” kasabası bulunuyordu. Nome’a 1600 km uzaklıkta olan bu kasabadan serumun demiryolu ile gelmesi uzun zaman alacaktı.

Zaman hayati önem taşıyordu. Sadece iki uçak bulunuyordu; olumsuz hava şartları da, yeni olan pilotların bu soğuk ve dondurucu bölgeye ulaşmasını imkansızlaştırıyordu.

Acil çözüm için harekete geçildi. Serumlar önce demiryoluyla Anchorage’den ona yakın olan Nenana bölgesine ve Nenana’dan da kızaklı köpekler yardımıyla 1085 km uzaklıktaki Nome’a ulaştırılacaktı. 150 köpek ve 20 adamdan oluşan ve “Büyük Merhamet Yarışı” diye adlandırılan bu olay 1925 yılında büyük ses getirdi.

Bir bayrak yarışı şeklinde gerçekleşen bu yarışa katılanlar arasında, Norveçli Gunner Kasen ve Husky (Sibirya Kurdu) cinsi köpeği Balto’da bulunuyordu. On üç köpekten oluşan kızak takımında “Balto” köpeklerin lideriydi ve en güçlüsüydü.

27 Ocakta başlayan yardım yarışı planlanandan çok önce 01 Şubat’ta sona erdi ve son 85 km.lik etapta zorlu kar fırtınalarını ve en çetin etapları atlatarak “Balto” nun dayanıklılığı sayesinde doktorlara serumları en önce ulaştırmayı başardılar.
Bu olay Balto’yu halk arasında kahraman köpek yapmıştı. Her yerde gazetelerde ondan bahsediliyordu. Alaska'lı çocuklara can veren bu köpeğe ilgi her geçen gün artıyordu. Ve 1925 yılının Aralık ayına gelindiğinde Husyk cinsi olan Balto’nun, New York City’de Central Park’ın içinde bir heykeli dikildi. Aynı zamanda tüm kızak köpeklerinin anısına büyük bir kalabalık eşliğinde açılan heykelin altında şöyle yazar;

“Dayanıklılık, Sadakat, Zeka”.

Halen New York City’de, Central Park’ın içinde bu meşhur Husyk cinsi “BALTO” nun heykelini görebilirsiniz. Aynı zamanda 1933 yılına kadar yaşayan Balto’ nun Cleveland Doğal Yaşam Müzesinde mumyası da sergilenmektedir.

Balto, bu başarısının ardından ülke genelinde bir çok şehir dolaşmış, sirklerde, panayırlarda, özellikle çocukların ilgisini çekerek boy göstermiştir. Öldükten sonra filmlere konu olmuştur.

Halen Alaska’da her yıl 1600 km lik bir etabı bulunan ve Nome’a kadar devam eden, kızaklı köpek yarışları günümüzde de büyük ilgi görmektedir.

Serkan KASALAR

23 Ağustos 2010 Pazartesi

CEZA KANUNU


"Pallas” adı, tarihe tanıklık etmiş ve birazdan kendisinden çokça söz edeceğim, İzmir’de bir sinemanın ismidir. “Pallas” sineması, 1908 yılında 1.Kordon’da hizmete girdi. İzmir’deki 1922 yangınından kurtulan ender binalardan birisidir. Bu tarihten 1926’ya kadar “Palas” adıyla işletildi.

1926’ da Tayyare Cemiyeti’ne (THK) geçen sinema, 1930 yılında kiralanır ve işletmecisi tarafından ismi “Majik” olarak değiştirilir. Bu isimle 1933 yılına kadar devam eder ve aynı yıl Tayyare Cemiyeti (Türk Hava Kurumu) sinemayı kendisi işletmeye başlar. Artık Tayyare Sineması adıyla anılan mekan, 1940 yılında İzmir Belediyesi’ne satılır. 1968 yılına kadar çeşitli işletmeciler tarafından işletilen sinema, belediye tarafından da aralıklarla tiyatro olarak kullanılır ve en sonunda belediye tarafından bir iş adamına satılır. Kısa bir süre daha sinema olarak faaliyet gösteren bu tarihi mekan, yıkılarak, yerine Tayyare Apartmanı inşa edilir.

İşte yıkılan ve bir zamanlar sinema olan, şimdi ise yerinde Tayyare Apartmanı’nın bulunduğu, İzmir Kordon’da Atatürk Cad. 204 numaralı yerdeki, zamanın “Pallas”ının olduğu bu yapının hemen yanındaki sokağın ismi dikkatleri cezp eder. Sokağın adı “Bedia Muvahhit” sokağı’dır.

Bedia Muvahhit, Notre Dame de Sion’ da eğitim görmüş, Fransızca ve aynı zamanda Rumcaya da hakim, kendisi gibi o da Darülbedayi (konservatuvar) oyuncularından olan Ahmet Muvahhit’in eşidir. İstanbul’da doğan ve babası müddeumumi (savcı) olan, Bedia Muvahhit, Türkiye’nin ilk Müslüman kadın oyuncusudur. (daha önceleri temsillerde genellikle Ermeni kadın oyuncular görev alıyordu.)

Darülbedayi tarihinde ilk kez İstanbul dışında turneye çıkmak için İzmir’i seçer ve 1923 Temmuz sonlarında oyuncular İzmir’e gelirler. Temsil yeri “Palas” sinemasıdır. O sıralarda Atatürk İzmir’dedir. Darülbedayi oyuncuları Muammer Bey’in Uşakkizade köşküne giderek Atatürk’ü ziyaret ederler. Gazi Paşa’yı oyunlarına davet ederler. Olumlu yanıt veren Atatürk, aynı yıl Halide Edip’ten uyarlanarak film haline getirilen “Ateşten Gömlek” filminde izlediği ve çok beğendiği Bedia Hanımı sorar. Ona neden rol verilmediğini öğrenmek ister. Sonunda ekip hemen Gazi Paşa’nın dileğini yerine getirmek için bir Fransız oyunu olan, Ahmet Nuri Sekizinci tarafından adapte edilmiş “Ceza Kanunu” adlı oyunda “Sacide” rolünü Bedia Muhavvit’e verirler. Sahneye devletin izniyle çıkan ilk Müslüman Tük kadını olma sıfatıyla, bir gecede rolüne hazırlanan ve ertesi günü sahne alan Bedia Muhavvit, Gazi Paşa’nın da “Palas” ta izlediği bu oyunda, büyük beğeni kazanır.

Bir vodvil niteliğinde olan “Ceza Kanunu” oyunu, eşini (Sacide), Fransız Piyano Hocası (Caroline) ile aldatan çapkın bir kocayı (Amberi Bey) ve onu savunan Avukatı (Sebati) arasında geçen olayları anlatan eğlenceli bir oyundur.

1993 senesinde belediye tarafından, bu oyunun oynandığı “Palas” ın hemen yanındaki sokağa, “Sahneye Çıkan İlk Türk Müslüman Kadın Sanatçı” sıfatıyla, Bedia Muhavvit’in adı verilir.

İzmir ve ülkemiz için bu önemli namzet ne yazık ki gereken ehemmiyeti geçmişteki nice sanatçılarımız gibi o da görememiştir. Bir çok filmde rol alan ve sahnelerde ömrünü yitiren bu sanatçıya ancak 90’ lı yaşlarına merdiven dayadığı sıralarda yani 1987 yılında Devlet Sanatçısı payesi verildi. O, vefat ettiği 20 Ocak 1994 yılına değin, sahneden karanlığa bir ışık yakan, unutulmaz insanlardan biriydi.

İzmir’de o zamanlar sahnelenen bu oyun bende başka bir his daha uyandırdı. Daha doğrusu ilginç bir merak. Biliriz ki Gazi Paşa İzmir’e geldiğinde Uşşakizade köşkünde kalır. Muammer Bey’lerde. Gazi Paşa’nın eşi, Latife Hanım’ın babası ve kayınpderi namzetiyle. Muammer Bey İzmir’in tanınmış simalarından ve gece alemlerinde boy
göstermişliği olan bir zat. İzmir işgal öncesi meşhur tavernalarında sahne alan Karantinalı Despina ile illegal zevcesi (metres) münasebetiyle epey dedikodusu da bulunur. Palas ‘ta sahnelenen oyunun içeriği de aldatma ve çapkınlıklar olunca acaba diyorum, (bence büyük bir ihtimalle o da izlemiştir.) “Ceza Kanunu” nu izleyenler arasında o da var mıydı ya da neler hissetti. Bir de burada Halit Ziya Uşaklıgil’i de anmadan geçemeyeceğim. Onunda bir müddetlik İzmir de bulunmuşluğu vardır. Hani şu şimdilerde dizilere de konu olan meşhur roman Aşk-ı Memnu’nun yazarı ve Muammer Bey’in de kuzeni. Bu romanda da aşk, entrika, aldatma, aldanma hepsi var. Genetik bir durum olsa gerek ki ikisinde de hem romanlarına hem yaşantılarına işlenmiş durumlar bulunur.

Ey İzmir sen nelere kadirsin, şimdi aklıma "Attila İlhan"’ın o meşhur şiiri geldi :

Bir gül takıpta sevdalı her gece saçlarına
Çıktı mı deprem sanırdın “kara kız” kantosuna
Titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan
Muammer Bey’in gözdesi Karantinalı Despina

Serkan KASALAR

10 Ağustos 2010 Salı

EŞEKLİ ADAM



Eşekli Adam

Zifiri karanlığın içinde kıyıdan yaklaşık iki mil açıkta, Saroz’un keskin rüzgarı yüzlere vuruyordu. Henüz gün ışımamış. Telaşla karışık korku, benizlerde sarı bir renk bırakmıştı. Alışılmadık bir Pazar sabahına tornistan etmiş gemiler sanki bu sonsuz mavilikte kendini sağa sola fırlatır gibi çalkalanıyordu. Saat 03.00 suları. Telaş iyice artmıştı. Kraliyet Donanma Gemilerinden biri olan HMS Ribble’dan filikalara transfer başlamıştı. Ve neler olacağını bilmeden 25 Nisan 1915 Pazar sabahı filikalara doluşan askerler hiç bilmedikleri bir karaya doğru süzülmeye başladılar.

Saat 05.00 suları, Kuzey Plajı hareketlendi. Botlardan karaya atlama yarışı. Kimisi daha bottan atlamadan, kimisi bottan atladıktan birkaç saniye içinde bir daha kalkmamacasına yere düşüyordu. İşte Cehennem. Her yerde kan ve bağarışlar. Ezici bir Türk ateşi. İşte bu hengame içinde Kuzey Plajı ve Hain Tepe bölgesine gelen botlardan birinde, kahverengi saçlı, mavi gözlü, 22 yaşında irice bir Anzak askeri karaya adımını attı. 3.Sahra Ambulans Birliği’nden Er John Simpson Kirkpatrick. Ya da arkadaşlarının dediği gibi namı diğer “Jack”. İlk seferde kendisi gibi sıhhiyeden üç arkadaşı bottan atladıkları gibi yere yığıldılar. Bu yoğun ateşe rağmen şanslıydı. Sağsalim karaya ulaşmıştı.

İşte bu namzet Avustralya’nın milli kahramanıdır. Er John Simpson, sıhhiyeci. Gelibolu yarımadası Anzak Koyu’nun güneyinde Küçük Arıburnu bölgesindeki Hell Spit (Cehennem Burnu) mezarlığındaki mezar taşında 19 Mayıs 1915’de öldüğü yazılıdır. Yani sadece Gelibolu’da 25 gün geçirmişti. Ve bununla birlikte aynı mezar taşında şöyle bir ifadede yer alır “He gave his life that others may live” açıklayacak olursak şöyle deniliyor, “başkalarının hayatı için kendi hayatını feda etti”. Ne kadar da anlamlı bir söz öbeği değil mi?

Peki Avustralya için bu kadar önemli olması, bu kadar ünlü ve kahraman birisi olarak karşımıza çıkıyor olması neden kaynaklanıyordu? Sorunun cevabı şöyle : Karaya çıktıktan hemen sonra sahilde ve özellikle Hain Tepe bölgesine tırmanan Anzak askerleri arasında yaralı sayısı fazlalaştı. Sahilden biraz yukarıda, tepelerde bulunan yaralı askerlere müdahale edip bu yaralıların acilen sahile taşınması hayati önem taşımaktaydı. Anzak Kolordusu plajdaki küçük alanda sıkışıp kalmış, bütün malzemeler, tıbbi, sıhhi araç ve gereçler ameliyat çadırları plajda bulunuyordu. Yukarılardan sahile sedye ile yaralı taşımak, hem bu sarp arazide çok zordu hem de yoğun Türk ateşinden de sıyrılmayı gerektiriyordu.

İşte böyle bir zamanda sıhhiyeci kahraman er namı diğer Jack’in aklına bir fikir geldi. Karaya çıkarılmış ve plajın bir köşesinde otlayan bir eşek gördü. Sonradan askerler bu eşeğe bir çok isim taksalarda genel olarak “Duffy” diye çağırmaya başladılar. Sıhhiye eri Jack, Duffy ile birlikte, o sarp tepelerden yoğun Türk ateşine aldırmayarak, yukarılarda yaralanmış askerleri eşeğine bindirerek plaja kadar taşıyordu. Sadece yaralıları değil, su sıkıntısının da hat safhada olduğu cephede eşeğiyle birlikte su taşıma görevinide üstleniyordu. Defalarca ölüm tehlikesi atlatmış, Türk siperlerine yakın geçişi askerlerde ayrı bir hayranlık uyandırmıştı. Eşekli adam adıyla efsaneleşmişti. Gelibolu’da 25 gün gibi kısa görevi süresince üç yüze yakın adamın hayatını kurtarmış ve tepelerde yaralı kalmış askerlere ilk müdahalelerini yaparak aşağıya kadar Duffy’nin üstünde taşımıştı.

Yine böyle yaralı almak için dolaştığı 19 Mayıs 1915 günü Küçük Arıburnu bölgesinde bir makineli tüfek ateşi sonrasında hayatını kaybetti. Ve böylece Avustralya’lıların önemli milli kahramanları arasına girmiş oldu. Canberra’daki savaş müzesinde eşeği Duffy ile birlikte yaralı bir askeri taşırken tasvir edilen heykeli sergilenmektedir.

İşte sahiplenme ve vefa ruhu. Bence bunun yeni bir ülke oluşumuyla ya da bu yeni ülkede bir ulusçuluk yaratılmaya çalışılıyor olmasıyla bir ilgisi yok, mantaliteyle ve insan hayatına verilen önemle ilgisi var. Keşke bizde de savaşlarda, bu ve bunun gibi yararlılıklar göstermiş kahramanlarımıza Avustralyalılar kadar sahip çıksak ve unutmasak. Peki ne diyelim şimdi, bence en güzeli Mehmet Akif dizelerinde :

“ Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın. Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber. “

Bütün şehidlerimizin ruhu şad olsun.

Serkan KASALAR